Bir insan agnostik olabilir, ateist ya da deist de olabilir. Bir insan sosyalist, liberal ya da muhafazakâr da olabilir. İnsanın inancı ya da düşüncesi onun eritrositlerinin çekirdeksiz, böbreğinin metanefroz tip ya da kalbinin iki atrium ve iki ventrikuluslu olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
İnsan, dünyaya geldiğinde çıplaktır, korumasızdır, bakıma muhtaçtır. Her insanın, metabolizmasını sürdürebilmek için yiyecek ve içeceğe, sıcaktan ya da soğuktan korunmak için giysiye, uyurken güvende olmak için barınağa ihtiyacı vardır. Aslında insanın yaşayabilmek için Dünya’ya ihtiyacı vardır. Dünya’nın da yaşanabilir olma potansiyelinin devam etmesi için belki milyarlarca yıldır süregelen dengesinin koruması gerekir.
İnsan, toplu iğneden pinpon topuna, diş fırçasından motor dişlisine, toprakta, suda ya da havada kendiliğinden yetişmeyen milyonlarca materyalin üreticisidir. Bütün bu materyalleri doğayı dönüştürerek yapan daha doğrusu yapabilen tek organizma insandır. İnsan doğayı dönüştürürken doğal dengenin de sınırlarını zorlamaktadır.
Her insan yaşamın daha kolay ve daha güzel olmasını ister. Şüphesiz bu istek, insanların en doğal hakkıdır. Ne yazık ki kendisi, hatta kendi kedisi için yaşamın daha kolay ve daha güzel olmasını isteyen çoğu insan, başka insanlar ve türler için gezegeni cehenneme çeviriyor olmayı pek sıkıntı etmez. İşte bu durumda kriz kaçınılmazdır.
İnançları ya da düşünceleri farklı olsa da tüm insanlar küresel ısınma ve iklim değişliğinden etkilenecektir. Çevre kirliği ve çöp, gelir dağılımda adaletsizlik, savaşlar ve çatışmalar, bir yönetme biçimi olarak baskı ve şiddet, temel hak ve özgürlüklerin ihlâli, göç ve yabancı düşmanlığı, ırkçılık ve mezhepçilik, bilim ve teknoloji üretiminin temerküzü, toplumsal bağların çözülmesi ve bireyselleşme, öykünme, sosyal hafıza yitimi, ilkesizlik ya da sabitesizlik, 8 milyara yaklaşan insan nüfusunu az ya da çok, bir şekilde etkileyen krizlerdir.
Yeryüzünde barışı ve adaleti tesis etme iddiasındaki her inancın ya da düşüncenin en başta ilkesizlik ya da sabitesizlik krizini başka bir deyişle ahlâk krizini aşması gerekir. George Orwell’in, Hayvan Çiftliği romanının bilindik cümlesi, “bütün hayvanlar eşittir ama bazıları daha eşittir”, olup bitenin özetidir. Güç merkezleri, hak ve özgürlükler diyerek imza koydukları ve beyan ettikleri tüm ilkeleri, çıkarları söz konusu olduğunda kolaylıkla rafa kaldırabilmektedirler.
İnsanlık, 21. Yüzyılın ilk çeyreğinde, insan hakları, demokrasi ve özgürlük söylemlerinin, ABD’nin eliyle, Guantanamo’da, Ebu Gureyb’de, Diego Garcia’da, Camp Bucca’da buharlaşmasına tanıklık etti. İspanya yargısı, Katalonya Özerk Bölgesi’nde 2017’de tek taraflı bağımsızlık ilânıyla sonuçlanan genel seçimlerin ardından 9 Katalan siyasetçiye toplamda 100 yılı bulan hapis cezaları verdi. AİHM, 2017 yılında Türkiye’den gelen 30 bin 63 başvuruyu, OHAL İnceleme Komisyonu’nun varlığı gerekçesiyle geri çevirdi. 2019 Nobel Edebiyat Ödülü’nün sahibi, cinayet, katliam, işkence ve tecavüz suçlarından ötürü “kasap” lakaplı Sırp lider Milosevic’e duyduğu hayranlıkla tanınan Avusturyalı yazar Peter Handke oldu. Bu olayların her biri Atlantik Paktı’ndaki demokrasi ve hukuk krizinin yansımalarıdır.
Küresel ısınma ve iklim değişikliği de çevre kirliliği ve çöp krizi de bitmeyen savaşlar ve çatışmalar da artarak süregelen gelir dağılımında adaletsizlik de göç ve yabancı düşmanlığı da aslında demokrasi ve hukuk krizinin / ilkesizlik ve sabitesizlik krizinin / küresel ahlâk krizinin sonuçlarıdır.
Küresel sistemi işleten akıl, ihtiyaçlarının değil tutkularının peşinden gitmektedir. Kendi dünya cennetlerini oluşturmak için ekosistemi talan etmekten kaçınmamaktadır. Sınırsız ve sorumsuz güce ulaşma tutkusu, sömürgecilikle paralel endüstri devrimi, fosil yakıtların kullanımı, ormansızlaştırma, belirli merkezlerde işçi sınıfının istiflenmesiyle oluşan devasa şehirler, sanayi süreçleri ve sera gazlarının salınımı, toprağın, suyun, havanın kirletilmesi, çöp dağları, milyonlarca yıldır su taşıyan nehirlerin önlerine bentlerin kurulması, akarsuların yataklarından çıkarılıp beton borulara alınması, altın tutkusu yüzünden yaşam alanlarının zehirlenmesi çevre krizinden daha çok bir ahlâk krizidir.
Dünyanın en çok silah satan beş ülkesinden dördünün BM Güvenlik Konseyi Daimi Üyesi olması, bitmek bilmeyen savaş ve çatışmaların ardındaki lojistiği göstermektedir. Çatışmalardan ve işsizlikten kaynaklanan kitlesel göçlerin ve beraberinde artan yabancı düşmanlığının tetikleyicisi, küresel sermayenin, bilginin ve iktidarın, kendilerini seçkin addeden bir ırkın mensuplarının ellerinde temerküzüdür. Toprak insansızlaştırılmakta, insan topraksızlaştırılmaktadır. Toprağını yitiren aileler, ekip biçme, üreterek beslenme yeteneklerini de kaybedeceklerdir.
Küresel finans oligarşisi karşısında kölelik kaçınılmaz değildir. Dijital diktatörlük ve yapay zekâ karşısında gereksiz biyokütle olmak kaçınılmaz değildir. Karteller, tröstler, bankalar, bağımlı hükümetler ve militer güçler şeklinde organize olmuş sömürü düzeni, asla yenilmez değildir. Sömürü çarkları, etlerini kopardığı, emeklerini sömürdüğü, yaşam alanlarını daralttığı insanların, teist, ateist, agnostik, deist ya da nihilist olmalarına, Müslüman ya da gayrimüslim olmalarına, Türk, Kürt, Rum ya da Ermeni olmalarına bakmıyor. Kendilerine karşı bir organizasyon oluşturamasınlar diye de farklı renkleri, halkları, ideolojileri, inançları, kadın ve erkekleri birbirine düşman ediyor.
Sömürülen kitlelerin, küresel finans oligarşisine, onun sınırsız ve sorumsuz güce ulaşma tutkusuna, üretim biçimine ve yaşam tarzına öykünerek ya da “geçmişte güzel günler yaşamıştık” avuntusundan hamaset ve hurafe çıkararak bir çözüme ulaşması mümkün değildir. Sömürülen kitlelerin birbirleriyle çatışarak da daralan yaşam alanlarını genişletmeleri de mümkün olmayacaktır.
Yaşadıkları sıkıntılara sebep olarak Osmanlı’nın yıkılışını, hilafetin kaldırışını ya da II. Abdülhamit’in yokluğunu görenler ne üç yüz yılı aşkın gerileyişin muhasebesini yapabilmişlerdir ne de daha öncesinin ekonomipolitiğinin kritiğini. Orantısız güçten kaynaklanan askeri başarılar bugün ABD’yi “hak ve adalet timsali” yapmadığı gibi dün de bir başkasını yapmaz.
İnsanlığın ahlâk öncelikli yeni bir paradigmaya ihtiyacı var. İçi boşaltılmış ya da anlamını yitirmiş kelimelerde, bugün için hiçbir karşılığı olmayan söylemlerde, kullanıldığında geniş kitleler üzerinde itici olmaktan başka herhangi bir fonksiyonu olmayan bir dilde ısrar, zaman kaybıdır. Egemenin dilini, tanımlamalarını, kategorize etmelerini kabullenmek de daha baştan yenilmektir.
Öncelikle küresel ahlâk krizini aşabilmek için, yeryüzünün her tarafındaki hak ve adalet arayışındaki tüm kişileri ve organizasyonları, farklı inanç ve düşünceleri, küresel bir ahlâkî direniş ekseninde, bir araya getirebilecek, -birbirine benzeterek tektipleştirecek değil- yeni bir dili inşa etmeliyiz. Bizim gibi düşünmeyenlerin, bizim gibi inanmayanların hak ve adalet taleplerini duymuyorsak bu, kendi dünyamıza da sağır olmuşuzdur, demektir.